background

'Aramızdaki Çekim' Derken?

Birinden nasıl hoşlanırız?

Bu büyülü süreçte onca bilinmez varken, asla net bir cevap verilemez bir soru gibi. Ama genel geçer bazı dinamikler var aslında, hele de zihinsel karşılaşmada. Ve bunları anlamak hayatımızı biraz daha kolaylaştırır gibi geliyor.

  

Çekimin Kimyasına Dair Bir Teori

Karşılıklı çekimi başlatan en belirgin dinamiklerden biri, bir gediğe cuk oturma durumu. Yani yapboz parçaları gibi, birindeki öne çıkan özelliğin, diğerinin ihtiyaç duyduğu eksiği tamamlaması. Ya da daha ziyade, parçaları birleştirmeyi deneyecek kadar bu umudu doğurması.  

Örneğin çalışkanlığa özlem duyan dingin bir insanla, dinginliğe özlem duyan çalışkan bir insanın birbirine çekilmesi gibi. Veya benzer şekilde, değersizlik hissi olan birinin onu aşağılayan birine çekilmesi gibi.   Tabi işin kilit kısmı, aslında neye çekildiğimizi tam kestiremiyor oluşumuz. Aradığımız şeyin ne olduğunu biliyor olsak, zaten başta onu arıyor olmazdık. 

İki kişi arasında ne kadar birbirini tamamlar yapıda özellik varsa, parçaları birleştirme isteği, yani çekim de o kadar yoğunlaşıyor. Muhtemelen beden kimyasının tetiklenip çekimi arttırdığı nokta da burası. Ve tıpkı yayın geriliminde olduğu gibi, çekim arttıkça mesafeyi korumak kuvvet istiyor.

Bu gerilimi, yani o çekimi hissetmek aslında büyük bir haz; yaşamın coşkuyla taştığı bir aralık. Ama doğamız üzere direnç kuvvetini serbest bırakmak ve çekimi bir an önce nesnesine kavuşturmak istiyoruz. Tıpkı bir kaşıntı gibi. (Kaşımak yerine birkaç saniye onu gözlemlersek, aslında kaşımaya sebep olan hissin küçük bir noktada yoğunlaşan dayanılmaz bir keyif olduğunu fark ederiz.)

Belki de en tarifsiz gelen tensel uyumsa, iki kişinin enerjileri arasında zaten bulunan bu tinsel uyumun doğal sonucu. O kişinin tinine en somut temas onun teniyken, bu aynı zamanda kendimize o sırada çok uyumlu olan, bu yüzden haz veren bir enerjiye temas ediyoruz demek. Ve hatta aslında uyumsuz olan birini yanlış değerlendirerek uyumlu sanmışsak, bu temas uyumsuzluğumuzu fark edebileceğimiz an aynı zamanda.

 

Çekim versus Sevgi

Parçaların uyumunu değerlendirmeye dönersek; Eğer ilişkiye açıksak, ilgimiz ortamdaki en uygun kişiye yöneliyor. Böylece az seçenek olan bir ortamda uzun süre kalınca, normalde hoşlanmayacağımız birine çekim duyabiliyoruz. Ama ortama yeni biri geldiğinde, bu yeni kişi aradıklarımızla daha tutarlı görünüyorsa birden ilgi yön değiştirebiliyor. Özellikle henüz sevgi bağları kurulmamış ya da çeşitli ego oyunları başlamamışsa.

Burada önemli bir detay bu hissedilen çekimin, daha ziyade bundan oluşan arzunun sevgiyle aynı şey olmaması. Çekim sevgiye vesile olabiliyor, çünkü sonuçta dikkatimizi yöneltmemizi sağlıyor.  Çekime sebep olan unsurlar o kişiyi takdir edip beğenmemizi sağlıyor, çünkü bunlar zaten o özelliğe (misal cömertlik, şefkat vb)  duyduğumuz hislerdi. Ama çekim sevgi mi demek? Veya daha isabetli bir soru, gördüğümüz şeyin peşine düşmemizi sağlayan sevgi/aşk mı, yoksa arzu/tutku mu? 

İspanyolca’da sevgi bildirmek için kullanılan iki ifadeden birinin ‘te quiero’ (seni istiyorum), birinin ‘te amo’ (seni seviyorum) olması bu açıdan manidar geliyor. Sevgiyle arzuyu fazlaca birbirine karıştırıyor gibiyiz. Oysa ikisinde bambaşka davranış zincirleri söz konusu. Sanırım bu ayrımı anlamak düğümleri çözen, hayatı kolaylaştıran güçte. Aksi takdirde bu durum bir ressamın elindeki renkleri tanımadan resim yapmaya çalışmasına eşdeğer.

 

Asıl İstediğini Elde Edememek ve Acının Dönüşü

Parçaların uyumunu değerlendirme aşamasına son kez dönersek; burada insanın düştüğü büyük bir yanılgı, karşıdaki kişiyi o beğenilen özelliklerle özdeşleştirmek olabiliyor. Yani çalışkan birini, ''çalışkanlık'' olarak algılıyor ve bunu arzuluyoruz. Belki de istediğimiz basitçe o özellikken, o özelliği bize göstereni istediğimizi sanıyoruz. Fakat hop, bir araya geldik ve parçalar uymuyor diyelim! Birkaç şey fazla, birkaç şey eksik geliyor belki. O noktada kişiler birbirini yontup şekillendirmeye girişiyor. İşte birbirimize acı vermeye de o zaman başlamış oluyoruz. Asıl isteğimizin karşımızdaki kişi olmadığını fark etmekten bunca uzakken, onu istediğimiz her şeye dönüştürebileceğimiz en uygun taslak olarak görüyoruz belki.

Ya da belki, tamamlanmamış hissederken bir gün uyum konusunda yanıldığımıza karar verip aynı boş beklentiyle ‘daha iyisi’ne koşuyoruz. Bu olmasa, sadece onun etrafındayken o beğendiğimiz özelliğe temas ediyoruz da bu yüzden o kişiye bağımlılık duyuyoruz. Ya da daha kötüsü, o kişiyle kendimizi kıyaslayarak yetersiz hissedebiliyoruz, ve asıl felaket bu şekilde kötü hissetmemize sebep olduğu için içten içe ona öfke duymaya başlayabiliyoruz. Yahut doğal olarak zamanla gelişiyor ve artık bizi tamamlayan parça olmuyor da, 'sen değiştin' diye suçluyoruz. İşte bunların hepsi, asıl çekimi neye duyduğumuzu ayırt edememekten kaynaklanan bin bir türlü ilişki öldüren.

 

Alternatifi Ne Ola ki?

Peki ya tüm bunları fark ettikten sonra? Bu durumda kendimizi ne kadar kandırıyoruz diye merak ediyorum. Asıl çekimin adresi belirsizken sadece ''hoşlandım'' var. Ve çok büyülü, ve peşinden düşünmeden gidilebilir... Ama bunun sadece bir yorum, üstelik muhtemelen doğru olmayan bir yorum olduğunu anlıyorken kişiye ne düşer?

Böyle bir durumda karşımdaki insanı bir kristal gibi görmeyi deniyorum. Tinime o sırada iyi gelen özellikler o bir kişide mevcutsa, o kişinin enerji alanındayken kendimi iyi hissediyorum. O öyle olduğu için bana etkisi de öyle oluyor. Benim içimdeki o yönü açığa çıkarıyor, kuvvetlendiriyor. Aynı bir kristal gibi. Ve doğanın muhteşem işleyişine bak ki, çekim duyduğum için dikkatle izliyorum. Bu sayede öğreniyorum. Belki de bu o özelliği kendim de edinmeme vesile oluyor. Dahası arzu üzere davranmayınca bir şekilde sevgi egonun çizdiği sınırlar olmadan daha rahat büyüyor. Ve sevgi sayesinde birbirimize akıyor anlam, tin, varlık. Bu sayede harmanlanıyoruz, hem de kırmadan, değiştirmeye çalışmadan, talep etmeden, sadece vererek ve doğal olarak verileni alarak.

Gelgelelim, kontrol bilinçli zihnimizden ziyade bilinçsiz kısımda, dolayısıyla tüm bunları bilmek hislerimizi öyle çat diye değiştirmiyor. Fakat şimdi tüm bunları bile bile, hala bu duyguyu, 'o halde bu kişiyle birlikte olmalıyım' diye yorumlamak ne kadar yerindedir? Buna inanarak o duygunun peşinden gitmek, alışkanlık edinilmiş davranış dizgisinin tetiklenmesi, ne kadar anlamlıdır gerçekten?

 

İdeal İlişki Nasıl Olsa Gerek?

Şahsen artık inanmıyorum bu yoruma, ve dahası sağlıklı bir ilişkinin böyle bir temel üzerinde ayakta kalabileceğine de inanmıyorum. Bu sadece bir jenga kulesi inşa etmek gibi, zamanla kendini yiyerek zayıflatmaya ve devrilmeye mahkum gibi.

Sağlıklı bir ilişki sanki, bu tür boşluk doldurmalarla kendini tamamlamayı hedeflemeyen bir ilişkidir.  Yani karşındakini amaç edinmeyen, kendi bütünlüğüyle memnun, ‘eksik ve fazla’ların doğasının farkında kişilerin birliktelikleri yürür gibi. Beraber oldukları süre boyunca birbirlerini yontmak yerine, birbirinden destek alarak kendini şekillendirmeyi hedefleyen kişilerin ilişkileri. Yani aynada görüp beğenmediği bir şeyi değiştirmek için elini aynaya değil kendine uzatan kişilerin birliktelikleri.

Böyle bir birlikteliğin mümkün olması için, önce kişinin kendiyle barış içinde olması gelir gibi. Kendiyle huzursuz olan, kendine maddi manevi zarar veren kişinin, 'ben' alanına giren sevdiklerine de kendi gibi muamele etmekten başka şansı var mıdır?

“Aradığın şeyi önce kendi içinde bul” derler.  ‘Ancak o zaman onu hayatına çeker ve birlikte kalabilirsin’ durumu.Eksik Parça’ adlı bu video bu doğayı çok güzel ve eğlenceli biçimde ifade ediyor.

Tabi lafın sonunda bu sadece bir sorgu, ve bir teori. Deneye yanıla öğreniyor insan.  Ama her şekilde insanın kendiyle olan ilişkisi, diğer her şeye temel gibi.

 

Yaşamda umduğumuz tüm ilişkileri önce kendi kendimizle olan birlikteliğimizde yaratmak dileğiyle!

*Faydalı bulursanız lütfen paylaşarak başkalarına da ulaşmasına yardımcı olun, teşekkürler!

 

 

2018  Keşifkeş  globbers joomla templates